05 Aralık 2009 Cumartesi

Söylemeden Duramadım Blog 1 Yaşında. 5 Aralık'lar ve Hoffenheim

Bugün, 5 Aralık 2009 Cumartesi itibariyle tam 1 yılı geride bırakmış olduk.

1 yıl önce, bugün blog yazmaya karar vermiştim. Zaten o günlerde bunun tereddütü içerisindeydim, ancak 5 Aralık 2008 Cuma gecesi oynanan Hoffenheim-Bayern Münih maçı sonrası düşündüklerimi söylemeden duramamıştım.

Hoffenheim sempatim, sevgim de o güne dayanır aslında. O günden beridir takip ederim "bizim köy"ün takımını.

Blog adına sonrası malum, ne zaman taraftarı olduğumu bile hatırlamadığım Galatasaray üstüne yazdım çoğunlukla.

Ve 1 yıl sonra bugün, gene bir Hoffenheim maçının olduğu Cumartesi gününde, siz futblog yazar ve okurlarıyla birlikte blog dünyasında 1. yılımı doldurmuş olmanun mutluluğunu yaşıyorum.

Burada olduğunuz için hepinize teşekkürler.

Kubilay

1 Yıl Önce, 1 Yıl Sonra...

İnsan yıldönümü kutladığı her ne olursa olsun, onun adına geçen 1 seneyi düşünmeden edemiyor. Hayatınızda bir yıl geçirseniz önceki yılın sizin adınıza nasıl geçtiğine, neleri isteyip neleri elde ettiğinize bakarsınız. Evliliğinizin yıldönümüyse söz konusu, -herhalde- işlerin nasıl gittiğine, mutlu olup olmadığınıza vs. bakarsınız.

Söz konusu futbol blogunuz olunca, futbol adına geriye bakarsınız ister istemez. Benim için Galatasaray adına geriye bakmak demek yani. Neler olmuş Galatasaray için geçtiğimiz 5 Aralık'tan beri? Skibbe gitmiş, Bülent Korkmaz gelmiş; Uefa'da ümitlenmişiz, elenmişiz; Lincoln küsmüş; ligde düşüşe geçmişiz; Fenerbahçe derbisinde evimizde galip gelememişiz; yazın başında takımın başına Rijkaard ve Neeskens gelmiş, çimdik atmışız kendimize bir rüyada mıyız diye defalarca; Arda kaptan olmuş, efsane formayı giymiş; Keita gelmiş, Elano gelmiş, ve daha bir sürü transfer; sonra lig tekrar başlamış, iyi başlangıç, Panathinaikos galibiyeti, 6'da 6, sonra beraberlik, mağlubiyet, A planı, B planı, derbi mağlubiyeti, Avrupa maçlarında galibiyetler ve emin adımlarla yürüyüş; ligde Kasım ayından itibaren bir düşüş ve tekrar Pana galibiyetiyle umutlanış. Araya daha neler neler eklenebilir biraz daha düşünsek.

Bugünse TV'nin karşısına maç izlemeye oturduğumda geçen sene bugüne baktım, 5 Aralık'a. Kanal 24'te, dijital yayından izlemiştim Hoffenheim - B.Münih maçını. Bugünse her yer şifreli, devlet kanalı TRT3 dahil, bense TV üstü anteni kurmuş, en iyi çektiği yere, çiçekliğin üstüne koymuş ve karasal yayından yarı karıncalı ekranda maç izlemeye çalışıyorum. Görüntüyü gören annem, "orada kar mı yağıyor?" diye soruyor.

Bense düşünüyorum, 1 sene sonra neredeyiz, ileri mi gittik, geriye mi geldik diye...

Hamburg 0 - 0 Hoffenheim

Ligde geçen sene 1. devredeki kadar iddiası bulunmadığı için, maçlarını yayınlamayı pek tercih etmiyor TRT3 Hoffenheim'in, rakibi önemli bir isim olmadığı müddetçe. Bu bağlamda pek de canlı izleme şansımız olmuyor takımı.

Skorlardan ve özetlerden gördüğümüz kadarıyla takımın bu sene ortaya koyduğu futbol ya hep ya hiç felsefesi üzerine kurulu gibi. Galibiyet sayısında lider Leverkusen'in sadece 1 maç gerisinde olmasına karşın, kalan maçlarda Leverkusen'in aldığı 7 beraberlik yerine 3 beraberlik alabilmiş ve dolayısıyla sıralamada 6. sıraya kadar gerilemiş durumda takım 15. hafta itibariyle.

Bu hafta deplasmanda oynayacağı Hamburg maçının televizyondan verilecek olması itibariyle büyük umutlarla yerimi aldım ben de ekran karşısında. Ancak daha 15. dakikada ne zaman bitecek bu maç havasına soktu beni ve sanırım tüm izleyenleri sahadaki mücadele.

Tabiri caizse ahı gitmiş vahı kalmış, son 6 maçından 4 puan çıkarabilmiş Hamburg haliyle Hoffenheim karşısında -evinde olmasına rağmen- aşırı etkisizdi. Hoffenheim ise ilk yarıda bunu lehine kullanmaktan yerine yarı sahasında bekleyip amaçsız ve kontrolsüzce rakip sahaya gönderilen uzun toplarla atağa çıkmayı düstur edinince maç çekilmez bir hal aldı.

Hoffenheim'de pas trafiğini direk etkileyen iki isim, Salihovic ve Weis aşırı formsuz olunca top cılız ataklar geliştirmekten öte gidemeyen Hamburg'un ayağında daha çok kaldı. Hoffenheim maç başından itibaren ilk kez üst üste 5-6 pas yaparak atağa çıktığında dakika 25'i gösteriyordu.

İstediği netlikte pozisyonları yakalayamayan Hamburg yavaş yavaş sinmeye başlarken Hoffenheim'in korner köşesinde 2 nefis topuk pasının sonrasında yakaladığı pozisyonda çizgiden topu içeri -ayarsız bir biçimde- gerekenden hızlı kesen Weis, Eduardo'yu topla buluşturamayarak ilk yarının Hoffenheim adına tek tehlikeli pozisyonunu harcamış oldu.

İkinci yarı Carlos Eduardo daha serbest bir rolde oynayıp kanatlarda ve orta alanda gezinmeye başlayınca Hoffenheim adına işler yoluna girmeye başladı. Ancak takımın yakaladığı 2 net pozisyonun ikisini de harcayan isim Salihovic oldu. Maçın sonlarına doğru formsuz Ba'nın yerine giren Ibisevic ileri ucu hareketlendirse de, Hamburg'da oyuna giren Petric Hoffenheim defansını geriye kalmaya mahkum ederek Hoffenheim'in ileride çoğalmasına engel olmayı başardı.

Maç biterken iki takım da aldığı 1 puana müteşekkir bir biçimde soyunma odasının yolunu tutuyorlardı. Hoffenheim adına maçın iyileri gözünü sürekli açık tutan ve zayıf da olsa Hamburg ataklarını dikkatli biçimde karşılayan Hildebrant, Eduardo ve orta sahada direnci sağlayan Luiz Gustavo oldu. En kötü üç isimse sağ bekte genç yaşının tecrübesizliğini ve pozisyonunda oynamamanın zorluğunu yaşayan Vorsah, orta alanda rakip futbolcuların arasında ezilen Weis ve net 2 pozisyonu harcayan Salihovic oldu.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Soru: Ajax'ın Amblemi

Soru: Ajax klübü, amblemine, bir futbol klübü olduğunu nasıl kodlamış?

Cevaplarınızı yorum kısmına yazabilirsiniz.

Not: Açıkçası ben cevabı biraz saçma buldum ama bir bilgi yarışmasında sorulmuş. Bu sebeple aklınıza gelen fikir ne tür olursa olsun bekliyorum :)

Bursaspor: 1 - 0 :Galatasaray

Puan kaybettiğimiz hafta bu hafta değil, geçen haftaydı aslında. Bursaspor deplasmanından 1 puandan fazlasını ben beklemiyordum, dün geceki skor da bu anlamda şaşırtmadı beni. Yanlış duymadıysam bu sahada Bursaspor'un 14 galibiyetine (dün geceyle birlikte 15) biz 12 galibiyetle karşılık verebilmişiz. Yani galip gelme şansımızın %50'den düşük olduğu bir deplasmandaydık.

Aslında bu maçın iki yarısı farklı farklı yorumlanabilir. İlk yarıdaki Galatasaray'ın mücadelesinin geçtiğimiz haftadan daha fazla olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Ancak gene kilit noktalarda oynayan isimlerin performansında bir düşüklük vardı ki bu hem skoru, hem de maç boyunca oynanan oyunu doğrudan etkiledi. Bu isimlerin başında Barış, Sabri ve Hakan geliyordu.

Bir sistemimiz olsun istiyoruz. Her mevkideki oyuncunun belli görevleri olsun. Bekler fırsat buldukça atağa çıksın, orta sahadaki 3 isimden ikisi kanatlara yakın, diğeri defansa yakın oynasın. Yani bir bakıma atak anlarında 3'er kanat oyuncusu, 3 defans ve 1 forvet oyuncusuyla oynayalım. İsimler farketmez, roller bunlar. Tabi sistem analizi adı altında daha geniş anlatımlar ve örneklemeler yapılabilir -ki sezon başından beri muhtelif bloglarda gördük bunları.

Bu bağlamda doğru mevkilere doğru isimleri bulmak için yapılan deneylerin sonu halen gelmedi. Eğer hazırlık maçları, 17 lig maçı, 6 Avrupa Ligi ve en azından 3-4 Türkiye Kupası maçı sonrasında bazı mevkiler için halen kimin oynayacağı belirsiz olacaksa (ki öyle görünüyor) sezon sonunu görmek için "transfer ve transferler" şart demektir.

Artık hepimizin gördüğü gerçekleri kenar yönetiminin de gördüğünden eminiz. Nonda'nın yedekte oturup Arda'nın forvet başlaması bunun güzel bir örneği. Aynı şekilde sürpriz golcü rolünü üstlenecek gezici bir orta saha ve pasör rolündeki diğer orta saha mevkilerinde oynayan isimlerin sürekli değişmesi de bunun bir diğer örneği. Ama henüz mevkiini benimseyen ve dikiş tutturabilen oyuncu sayısı çok az. Takımın atak yükü de onların üzerine binince son haftalarda olduğu gibi ciddi sıkıntılar yaşıyoruz.

Ne yazsak yeterli değil aslında. Çünkü her hafta değişik bir oyun görüyoruz, her hafta başka başka şeyler oluyor. Diziliş çok değişmese de, strateji çok sık değişiyor. Bu da her maçta ayrı ve geniş analiz gereksinimini doğuruyor. Bu yüzden dünkü Galatasaray'dan çok, dünkü Bursaspor'dan yola çıkarak maçı anlatmak biraz daha kolay olur herhalde.

Dün geceye baktığımıza Bursaspor'un iyi oturmuş bir takım olduğunu, kadrosundaki oyuncuların birbirini iyi tanıyor olduğunu ve herkesin rolünü iyi benimsediğini gördük. Tüm bunların başına birer "Galatasaray'dan daha" eklemek en doğrusu dün gece hem oyun, hem de skor anlamında Bursaspor'un gerisinde kalışımızı açıklamak için.

Futbolcularının ilk yarıdaki istekli oyunu ve rakibi oynatmamaktan çok (en azından maçın son anlarına kadar) kendi futbolunu oynamaya yatkın mentalitesi Bursaspor'a maçın her anında üstünlük getirdi. Fizik ve kondisyon bakımından oyundan kopmadan ve motivasyonlarını bir an bile kaybetmeden 90 dakikayı -Deco görünümlü Volkan Şen'in golüyle- 1-0 önde tamamladılar. 4'ü de maça tam anlamıyla konsantre olamamış Galatasaraylı defans dörtlüsünün uygulamaya çalıştığı ofsayt taktiği patlayınca, onların da ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Galatasaray'sa beraberlik golünü 2 metrelik kalecinin avuçlarına top şişirerek aradı maçın geri kalanında.

Geçtiğimiz hafta evimizde aldığımız beraberlik sonrası liderliği kaçırıp, bu hafta kaybettiğimiz 3 puanla "şimdilik" 3, hafta bitiminde muhtemelen 4. sıraya gerileyecek olmamız ligimizde üst sıralara oynayan takımların artış gösterdiğinin bir göstergesi. Sercan'ın ilk yarıdaki oyunu da Galatasaray'ın şu anda ihtiyacı olan tek isim, nam-ı diğer Baros'un alternatifi için ülkemizdeki tek aday olduğunu yeniden gösterdi.

Aslında maçın kritiğini yazıp arkasından bir de sistem üzerinden Galatasaray'ın oyununu yorumlamak istiyordum, ancak ikisinin karışımı niteliğinde bir yazı çıktı ortaya. Gene de ilk devrenin sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, ilk devredeki Galatasaray'a dair bir yazı daha gelebilir.

22 Kasım 2009 Pazar

İki Resim Arasındaki Tek Fark?

Geçmiş olsun. Bekletmemek lazım.

Galatasaray 1 - 1 Manisaspor

Bizim takımdaki hiç bir futbolcu, beğenmeyip gönderdiğimiz Yaser Yıldız'ın istediğinin yarısı kadar istememiştir herhalde şu maçı kazanmayı. Lider Fenerbahçe'nin kaybedip liderlik koltuğunu ikram ettiği haftada, evinde önceki 3 maçta toplamda 14 gol attığı rakibine karşı galip gelmeyi istemeyen takımın şampiyonluğu ne kadar istediği er ya da geç sorgulanır. Siz rehavet koyun bu rezilliğin adını, ben motivasyon eksikliği.

Maça Manisaspor'un orta sahada yüksek baskıyla başlaması sürprizdi bir bakıma. Anadolu takımlarından kendi evlerinde her maç başında gösterdiği türden bu baskıyı Ali Sami Yen'de görmek afallattı biraz da Galatasaray'ı. Gene de maçın başındaki baskıyı bir golle sonuçlandırmayı başaramayınca konuk ekip, Galatasaray maçı dengeye getirdi. Pozisyon bakımından maçı dengeleyen Galatasaray'ın kalite farkıyla golü bulması da gecikmedi zaten.

Manisaspor'u sezon başından beri izleme fırsatım olmadı ancak spikerin dilinden düşürmediği "bu maça kadar ilk yarıda kalelerinde gol görmeme" istatistiğini de maçın başındaki bu baskılı ve istekli oyunlarına bağlamak mümkün.

Galatasaraylı futbolcularsa 1-0'ın yeterli olduğunu düşünüp maç sonunu beklemeye koyuldular daha sonra. 80. dakikaya kadar maçın özeti budur. Sonra Manisaspor bir gol buldu ki evlere şenlik. Defansif anlamda bu denli kötü ve savruk pozisyon alan bir savunmanın gözlerinin açık olduğuna kimse inandıramaz beni. Hepsi uyuyordu. Şu ön direklerden çektiğimizi de başka hiçbir yerden çekmemişizdir zaten. Arka direği karantinaya almış olmalılar ki hiçbir Galatasaraylı futbolcu 3 metreden fazla yaklaşmak istemedi ve Simpson uyuyan defansın arasından sıyrılıp bomboş pozisyonda golü attı.

O golden sonra top şişirmeyi bizimkiler farz bilir zaten. Herkes bir panik halinde, kim nereye koştuğunun farkında değil. Hatta Manisaspor kıl payı kaçırdı galibiyeti. Bir kaç kez az adamla yakaladılar savunmayı ancak becerisizlikleri onları 3 puandan etti.

Bence takımın performansı değil arzusu sorgulanmalı. Elano için hep söyledim, tekrar söylüyorum, takım kötü oynuyorsa oynamaz. Anca takım iyi oynuyorsa üstüne bal kaymak döker. Kimse maçın kahramanı olmasını beklemesin.

Bursa deplasmanına lider gitmek çok önemliydi bizim için, ama bu şansımızı teperek zor olanı başardık. Bursa ise haftaya evlerinde bize karşı galip gelip en kötü ihtimalle 3.lük koltuğuna oturmak isteyecektir. İşi zora sokmak Galatasaray'ın hobisidir ama, bu isteksizliğin Galatasaray'la uzaktan yakından ilgisi yok.

10 Kasım 2009 Salı

Yürek Sızlatır...

Söylenecek ne var ki...

Not: Foto'yu daha önce Taç Çizgisi ve Esclusivo Sportivo kullanmış.

05 Kasım 2009 Perşembe

Dinamo Bükreş 0 - 3 Galatasaray

Bırakalım bu maçı sadece tarih yazsın.

Not: Mutlu yıllar Mustafa. Şu gol için çok beklettin be Mehmet.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Nostalji: Euro 2000 Şampiyonu Fransa

16 Fabien Barthez
8 Marcel Desailly
15 Lilian Thuram
5 Laurent Blanc
3 Bixente Lizarazu
7 Didier Deschamps
4 Patrick Vieira
13 Sylvain Wiltord
10 Zinédine Zidane
12 Thierry Henry
20 David Trezeguet

"Bazen top ayağımda olur da ne yapacağımı bulamazsam topu Zidane'a veriyorum, o hep yapacak birşeyler buluyor."
Didier Deschamps

Neeskens'ten İnciler

Hafta içi yapılan olumsuz eleştirilerin ardından bir yemek yendiği yazıldı, çizildi. Arkasından oyuncuların gol sevincinde de gördük, bu dayanışmayı . Bu dayanışmayı nasıl değerlendirecek hocamız?

"Çok güzel bir görüntü. Çünkü sonuçta takım olarak kazanıyorsunuz, takım olarak kaybediyorsunuz. Golden sonra herkesin birbirine koşması süper. Bu da takım ruhunun ne kadar önemli olduğunu, ne kadar üst seviyede olduğunu gösteriyor. Benim burada sadece bir üzüntüm vardı, izin verilmediği için sahaya giremiyorum. Sahaya girip onların sevincine ortak olmak isterdim ama olamadım."

(Kewell'ın golüyle alakalı)Hocamız böyle sert şutla goller atarmış. Benzetiyor mu kendi gollerine?

"Bence Kewell benden öğrendi."

Forvet Meselesi

Sol tarafta anketi 1 hafta kadar tuttuk, "Baros'un Yokluğunda Öncelikli Forvet Kim Olmalı?" sorusunda en çok oyu Harry Kewell (33) aldı. Onu 27 oyla Nonda ve 16 oyla Keita izledi. Bu konuyla alakalı dün Neeskens'in GS TV'deki programda sorulan soruya verdiği cevap da önemli:
Bu mevkide Baros’un sakatlanmasıyla bir tek Nonda’yı görüyoruz. Bu mevkide Nonda’ya alternatif olarak, ilerleyen haftalarda forvet hattında Keita’yı görebilirmiyiz?

Öncelikle şöyle değerlendirelim. Keita’ya bakarsanız oyun kalitesi, surati, topla becerisi biraz daha kanatta oynamasını daha elverişli diye düşünüyorum. En azından bize yapacağı katkı kanatta oynarsa daha fazla olabilir. Onun haricinde Harry Kewell’ı düşünebiliriz bu mevkide. Çünkü Liverpool’da oynarken bu mevide birçok maçlar çıkardı. Ve Milli Takım’da da birçok kez forvet hattında oynadı. Onun haricinde Arda’da bu mevkide oynayabilir. Ama Keita’yı bakarsanız o sağ açık olarak daha faydalı olabilir takıma.

01 Kasım 2009 Pazar

American Gangster


Fotolar için GelGidersin'e çok teşekkürler...

Galatasaray 2 - 0 Sivasspor

Sivasspor'un içinde bulunduğu şu tablo Türk Futbolu adına büyük bir ayıptır bence. Kasdettiğim şey 2 sene şampiyonluğa oynayan takımın 3. sene ligde kalmak için çaba vermesi. Bugüne kadar maçlarını seyretmediğim ve geçtiğimiz yıl hem kadro, hem teknik heyet hem de taraftarıyla antipatimi kazanan Sivasspor'un bugünkü hali Türk bir futbolsever olarak ciddi derecede düşündürüyor beni.

Bu düşüş gerçekten büyük bir düşüştür benim gözümde, ancak öte yandan düşmesini de bekliyordum Sivasspor'un, sadece bu kadar değil. Geçtiğimiz 2 sezon en çok göze batan iki futbolcusu Bilica ve Mehmet Yıldız'ın eksikliği bir takımın puan tablosundaki yerini kelimenin tam anlamıyla tepetaklak ediyorsa (baştan-sondan ikinci) geçtiğimiz yıl Sivasspor'a karşı mücadele edip(?) kaybeden Anadolu takımlarının iyi niyetini sorgulamak lazım.

Eski defterleri açmanın anlamı yok, sadece Türk futbolunun gelişimi açısından Anadolu takımlarının yapabileceklerinin bu kadar sınırlı olması üzüyor insanı. Neticede adı oyun bile olsa, Pro Evolution Soccer'da Konami firmasının Türkiye'den oyuna eklediği takım sayısını 3'ten 4'e çıkararak -Trabzonspor'dan da önce- oyuna koyduğu takımdır Sivasspor. Şimdi bu oyunu oynayıp Sivasspor'u merak eden bir Avrupalı, merak edip açsa bugünkü puan tablosunu ne derdi acaba? Ligimizin sürprizlere açık çok çekişmeli bir lig olduğunu mu?

Bu uzun girizgahtan sonra biraz da bugünkü maçtan konuşmak istiyorum başlıkta da yazdığım gibi. Herşeyden önce karşımızdaki Sivasspor'un niyeti önceki 2 sezonun aksine bizi yenmek değildi, daha da garibi beraberlik bile isteyen bir görüntüleri yoktu. Resmen az gol yemekti Sami Yen'e gelen, Ertuğral'ın Bülent Uygun'dan teslim aldığı futbol enkazı'nın hedefi. Hal böyle olunca maçta açık bir idman havası vardı dürüst olmak gerekirse, rahat ataklar geliştirip rahat goller attık. Belki de sezon başından beri bize en az direnen rakipti Sivasspor.

Hatta bir adım daha ileri gidip şunu söylemek istiyorum: Az bile attık. Bunu ofansif, agresif bir kelime olarak anlamayın ancak karşımızdaki rakip bu durumdaysa rahatlamak adına en azından 3. golü atmamız gerekiyordu. Bu golün gelmemesinde ise başrolü Arda oynadı.

Evet, Rijkaard bugün ortaya safkan 3 ortasaha oyuncusuyla çıkmıştı, bana çok makul gelen bir karar ile. Hatta önceki Mehmet-Mustafa ikilisinden farklı olarak bu maçta orta sahada pas koordinasyonunu üstlenen isim Mustafa, geride defansa yönelik oynayan isim ise Mustafa'nın yerine Mehmet'ti. Rijkaard'ın bunu önceki maçlarda denememiş olması benim kafamı hep kurcalıyordu zaten.

Bu 3 isim bugün çok güzel bir oyun ortaya koydular. Sivasspor'un direnci zayıf orta sahasına karşı rahat top yaptılar ve kademelerde zamanlama hatası hiç yapmadılar. Bu sebeple defansımız ciddi bir sınava maruz kalmadı hiçbir zaman. Bu Sabri ile Hakan'ı ileri çıkışlarda rahatlattı ve bence ikisinin de sezon başından beri en iyi maçlarından birini ortaya koymalarını sağladı.

Nonda'nın dinlenip formunu tekrar kazandıktan sonra ortaya koyduğu oyun onun standartlarındaydı. Sahada tabiri caizse gezinen Kewell ve Arda'ya rağmen rahat hareket edecek alan buldu, bunda maç boyunca durmaksızın top kovalayan Mustafa ve Barış'ın rolü büyük. Bugünkü orta saha 3lüsünün Galatasaray'a verdiği bu enerjiyi ne Arda'lı, ne Elano'lu ne de Ayhan'lı orta saha veremez. Ancak kreatif açıdan onların takımı 1 adım öne taşıdıkları gerçeği de yadsınamaz elbette. Biz haddimizi bilerekten bu tercihe karışmaksızın iki seçeneğin de kendince avantajları olduğunu belirtmekten öteye gidemeyiz.

Gelelim tekrardan Arda konusuna. Bugün 2 kanat oyuncumuz da yeterli bir oyun ortaya koyamadı. Kewell'ın bir kaç zorlu maçtan sonra performansında kısa süreli düşüklükler yaşadığını biliyoruz ancak Arda'da hala o soğuk hava ve yüz ifadesi var. Bu hali sevenlerini üzüyor, ama içimden bir ses bizi daha fazla üzmeyeceğini, bu maçın son maç olduğunu söylüyor.

Son söz, klişe olacak ama her rakip Sivasspor değil. Orta sahamızın çalıştığı bu maçta kanatlarımızın düşük formu farka gitmemize engel oldu. Kendimize gelip formumuzu yükselttikçe hem kanatlar hem de orta saha performansını yüksek tutarsa oynanan futbol tadından yenmez.

Sabri, sen ne güzel insanmışsın!...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bucaspor Maçı

Takım çok gergin. Çok yıpranmış. Bu yıpranışın sadece derbi kaybetmekten olmadığı belli, bir şeyler çok moral bozmuş. Elano'nun o derece saçma bir penaltıyı yapması için sadece adamın gole gitmesi sebep olamaz. Ters giden bir şeyler var ve bir an önce takım bunları tesbit edip düzeltmeli. Bunların dışında Emre Güngör'ü ve Linderoth'u tekrar takımda görmek güzel. Uğur ve Caner'in hırslı oyunları da olumluydu. Rijkaard bence ilerleyen karşılaşmalarda sağ kanatta Uğur-Sabri ikilisini düşünebilir. Aynı şekilde solda da Hakan-Caner ikilisi iş görür bence.

Bir de Rijkaard'ın yüzü Arda'yı, Arda'nın yüzü Rijkaard'ı gösteriyordu bugün. İkisi de tedirgin, düşünceli, gergin, yıpranmış... İyi görmedim takımı. Fenerbahçe maçı bizim için 3 puandan fazlası olmamalı, onlar için öyle olması farketmez.

Bu hakemlerden de bıktım artık. Bu kadarı gerçekten fazla.

İçimden bir his de Beşiktaş'la aynı gruba düşeceğimizi söylüyor. Çok önemi olmasa da.

27 Ekim 2009 Salı

Ziraat Türkiye Kupası ve Bucaspor Karşılaşması

Daha önceden Fortis'in ana sponsorluğunda D-Smart'ın yayın haklarını elinde bulundurduğu "Fortis Türkiye Kupası", bu yıl (ve önümüzdeki yıl) hem isim, hem de kanal değiştirerek TRT tarafından "Ziraat Türkiye Kupası" adıyla yayınlanacak.

Ancak bizim Bucaspor'la oynayacağımız karşılaşma ön eleme statüsünde olduğundan, yarın saat 19:00'da Kanaltürk'ten yayınlanacakmış.

Ayrıca TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Süper Lig yayın ihalesine girip girmeyecekleri yönündeki soruya "Evet böyle bir düşüncemiz var. İhale şartlarını bir görelim ona göre Federasyonla oturup konuşacağız." diye cevap vermiş. Ne diyorsun sayın Şansal Büyüka?

Konudan biraz ayrı olarak maç saatine bakarken Kanaltürk'ün sitesinde bomba(!) haberlerin dolaştığını gördüm. Sitede geçen habere göre taraftar olarak forumlara girip Arda'nın kaptanlık yükünü taşıyamadığını, kaptanlığın Kewell'a verilmesi gerektiğini savunuyormuşuz. Ayrıca derbi sonrası Fenerbahçe taraftarının diline dolanan(?) mor menekşe şarkısı bizi çıldırtıyormuş. Bkz. Çıldırın çıldırın.

Bir de Kanaltürk'ün yayın akışı sayfasında bizim maçı "Dünyanın en seçkin takımları, dünyanın en pahalı stadı Wembley'de sahneye çıkıyor. Wembley Cup heyecanı Kanaltürk'te yaşanıyor…" başlığıyla duyurması da beni onurlandırmadı değil.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Forvet Kim Olmalı?

Milan Baros'un sakatlığı sonrasında (en az 2 ay) en çok sıkıntı çektiğimiz mevkilerden forvet mevkiinde öncelikli olarak hangi futbolcu olmalı?

Son maçta gördük ki Nonda, Baros'un yokluğunu dolduramıyor. En azından dünkü türden maçlarda. Ayrıca bir kaç maç arka arkaya oynayınca kondisyon problemi de yaşayabiliyor. Bence öncelikli olarak o mevkide Kewell düşünülmeli.

Sizce takımımızda Baros dönene kadar forvet mevkiinde hangi oyuncu düşünülmeli? Sol taraftaki ankete oylarınızı bekliyorum.

Millwall United'dan Galatasaray Forması Yasağı

İngiltere 2. Ligi'nde (League One) mücadele eden Millwall United, geçtiğimiz hafta oynanan Leeds United maçında tribünlerde Galatasaray forması giyen taraftarı fotoğraflardan teşhis edip süresiz olarak stada girme yasağı uygulayacakmış.

Ayrıca maç esnasında tribünlerde Türk bayrağı sallayan bir taraftar daha görülmüş.

Rakibi tahrik etmek için ağır bir hareket olmuş. Millwall United'ın namının "Aslanlar" olması da ilginç bir anekdot.

Kabadayı

Sol taraftaki kabadayılığa dikkat.




















Arda Üzerine...

Bir laf vardır hani, "Vezir ettiğimiz gibi, rezil de ederiz" ya da "Zirveye çıkardığımız gibi, dibe indirmesini de biliriz" gibisinden. Gerçekten de öyleyiz ve toplum olarak bunu her fırsatta en iyi şekilde belli ediyoruz. Şimdilerde bazıları Arda için sık sık söyler bu tür lafları. "Arda'nın bilmem neresi kalktı", "Çok havalandı", "Yazık etti kendine" ve hatta "Arda bitti" diyenler çoğaldı son günlerde. Oysa ben merak ediyorum, "Yahu Arda başladı mı ki bitsin?"

Kendisi her fırsatta söyler, onu geçtim futboldan anladıkları düşünüldüğü için itibar gösterilen çoğu futbol adamı söyler bizim yetenek konusunda değil, onları işleme konusunda sıkıntılarımız olduğunu. Genç Milli Takımlarda şampiyonluklar ve iyi dereceler almışlığımız olsa da, A Milli Takım seviyesinde son yıllarda tek tük "patlamalar" yapmaktan öteye gidemediğimiz bunun en güzel göstergesi. Peki biz Arda için ne yaptık ki, Arda'nın bizim için bir şeyler yapmasını bekliyoruz?

Tamam, biz demiyorum. Çünkü ben Galatasaray taraftarının Arda için hep iyi düşündüğünü, konuya iyi yaklaştığını biliyor ve görüyorum. Son zamanlarda değişmeye başlasa da bu tutum. Ama Galatasaray taraftarından öteye gidemiyor bu tutum işte. Herkes birlik olmuş, Arda'dan peygamber sabrı, 40 yıllık futbolcu olgunluğu bekliyor. Sizce de henüz erken değil mi?

Bir kere Arda bunları yapmaya çabaladığı için daha çok üstüne gidilmiyor mu? Millete mâl edilen bir kahraman yapmak için biraz erken değil mi? Yaşı 22 yahu, siz 22 yaşındayken ne yapıyordunuz? Kimin sorumluluğu vardı üzerinizde? Kimlerin gözü sürekli sizin üstünüzde geziyordu, kim yayıyordu sevgilinizle fotoğraflarınızı internete? Hangi biriniz dayanabilirdiniz bu çileyi çekmeye?

Arda'nın yanlışları yok mu? Var. Tabii ki var. Çünkü olması gerekiyor. Hatasız kul olur mu hiç? Yanlış yapmalı ki, düzeltmesini öğrenmeli. Düşmeli ki kalkmasını bilmeli. Ne zaman yanlış yapar değil, ne kadar çok doğru yapar gözüyle bakılmalı.

Evet, çok yanlışı var. Bir kere takımını çok seviyor. Bu yanlış bir şey tarafsız olduğunu savunanlar için. Oysa yanlış takımını çok sevmesinde değil, bu sevginin kontrolü kaybetmesine yol açmasında saklı. Takımını çok sevdiği için oynayamıyor derbilerde, dayanamıyor, kavga çıkartıyor, duygusal davranıyor.

Ayrıca dolduruşa çabuk geliyor. "Abi"lerinin ve "hoca"larının gazıyla bazen yanlış demeçler verebiliyor. Ama O kime güvensin? Her fırsatta vurmaya çabalayan bu medyaya mı? Doğrularına değil yanlışlarına odaklanmış basın mensuplarına mı? Onun idol olarak aldığı kişiler, onu yanlış yönlendiriyorsa, sizin bu yanlışa ortak olmanız mı lazım? Kim adamakıllı çıkıp Arda'nın yanlışı budur, ama doğrusu da böyle olmalı dedi? Yanlışı savunmak kolay, doğruyu göstermek bu kadar mı zor?

Dünkü maçta 1-2 çalım attı ve sonra topu kaptırdı. Bir ses yükseldi kahveden "Balon!" diye. Ulan o balon değil miydi Euro 2008'de senin milli takımını kurtaran? Hatta neredeyse gruptan çıkaracak performansı gösteren? O zaman kahramandı ama? O balona başkanınız 15 milyon vermeyi göze almıştı? Hepinizin gözü o balonda değil miydi? Ne oldu şimdi? Çalım atamadı diye söndü mü forsu birden? Bu nasıl bir anlayıştır, bu nasıl bir bağnazlıktır?

Bir diğer eleştiri, sol kanatta eski performansını gösterememesi. Bu bir kere Arda'nın oyun profili, kendi tercihi değil ki. Pozisyon değiştirince kolay adapte olamıyor. Bu belki onun bir eksiği, ama hatası değil. Deseniz ki o zaman daha çok çalışsın, sol kanada adapte olsun. Ne malum geri göbeğe geçmeyeceği? Belki bu noktada bir tereddütü var, buna da bir yanlış diyebiliriz ama asla ve asla Arda'yı ipe gönderecek kadar büyük bir yanlış olamaz.

Evet, Arda'nın yanlışları var. Son günlerde fazlalaşmış da olabilir. Ama kimsenin "bittiği", "bir yerlerinin kalktığı", "havalara girdiği" yok. Attığı adımların yanlış olduğunu ona birilerinin göstermesi lazım sadece. Eğer Arda'nın bu kadar basit harcanmasına seyirci olacaksak şimdi, hatta destek çıkacaksak, yarın çok ararız Arda gibilerini ama iş işten geçmiş olur.

Bence sezon sonu Arda için Avrupa vaktidir. Artık en azından üzerinde böyle anlamsız ve yanlış bir baskının olmadığı bir kulübe, makul bir fiyata gitmesi lazımdır. 15 milyon konusunda inat etmek bu noktadan sonra, özellikle Dünya Kupası'nda vitrine çıkma şansının olmadığı bir yılda anlamsız olur. Tabii Avrupa Ligi'nde iyi bir derece elde edersek tekrar göz önüne çıkabilir ve fiyatını yükseltebilir. Bence önemli olan ne kadara gittiğinden öte, nereye gittiği ve gittiği takımın O'na ne kadar ihtiyaç duyduğu.

Arda hakkında 2 yazı:
Ali Ece @ Total Futbol - (FUTBOLU SEVİYORSANIZ) ARDA'YI RAHAT BIRAKIN!..
Chao Grey @ Chao Grey - Arda'nın Geleceği